
Ömer Seyfettin Gore Show
Ömer Seyfettin, Stephen King ve bir dönem ödevi: çocukluk okuma listesine karanlık ve komik bir dönüş yap.
Çocuk kitabı deyince beynimde sirenler çaldı.
Bir sabah “En sevdiğiniz çocuk kitabını alıntılayın” çağrısına denk geldim. Aklıma tabii ki Ömer Seyfettin’in Bomba’sı geldi.
İlkokulda zorla okuduğumuz hikâyelerin genel özelliği, okuduktan sonra tarif edilemeyen bir burhana girmenizdi. Omuzlar düşer, pencerenin önünde saatlerce yağmuru seyrederdiniz.
Kuşpalazı’nda ölmek için yalvarıyor, Diyet’te kesik kola bakıyor, Bomba’da paketten çıkan kafa ile tanışıyordunuz. Çocuk edebiyatı dediğin böyle mi olurdu? Bizde oluyordu.
EDEBİYAT = GORE

Hollywood bu seviyeye doksanlarda ulaştı.
Bomba’daki tasvirler tüyleri diken diken etme konusunda Chucky ve Elm Sokağında Kâbus ile yarışıyordu. Seven’da Brad Pitt’e gelen pakette de bir kafa vardı fakat görüntü net değildi.
Ömer Seyfettin’in zihnimizde kurduğu görüntünün yanından geçemiyordu. Birkaç sınıf sonra bu doz da yetmez oldu ve Stephen King ile tanıştım.
Edebiyatla böyle tanışınca denklem basitti: edebiyat eşittir gore.

Öğretmenin yolu başka yere çıkıyordu.
Sınıf öğretmenim bu meraktan hiç hoşlanmıyordu. Ona göre yolum yol değildi. Ne zaman Stephen King ile yakalansam “Kendi kültürümüzü anlatan eserler…” diye başlayan cümleler kuruyordu.
Onun tercihi Sait Faik’ti. Ders boyunca olabildiğince yavaş okur, uyuyanları yüzünü yıkamaya gönderirdi. “Gözüm kapalı dinliyorum” savunması hiçbir zaman çalışmadı.
Ben ona iki ders Iron Maiden dinletemedim; o ise dozu artırdı.

Dönem ödevi salgına dönüştü.
Çatışma, Yakup Kadri’nin Yaban’ını inceleme ödeviyle tavan yaptı. On bir yaşında yatağımdan çıkmadan ölümü beklemeye başladım. Artık Stephen King bile okumak istemiyordum.
Ortaokulda Dragonlance kitaplarının Türkçeleri çıkana kadar bir daha kitap okumadım. Edebî bir kuşpalazı geçirmiştim.
Sorumluluğum büyüktü: ödevin fotokopilerini çekip alt sınıflara dağıttım. Bir daha kimse aynı acıyı çekmesin. Salgını böyle önledik.
